Süpermen’in yaratıcısı olan Jerry Siegel Litvanya göçmeni bir Amerikan Yahudisidir. İlk çizeri olan Joe Shuster da Amerikan Yahudisidir. Yaratıcıları ona örtülü bir Yahudi kimliği vermişlerdir. Uzak bir gezegenden gelmiş olması, Yahudilerin uzak ülkelerden göçmelerini simgeler. Asıl gezegeni olan Kripton’un patlaması, Kudüs Tapınağı’nın yıkılmasını simgeler. Üstün güçleri olması, Yahudilerin üstün insanlar olduklarına inanmalarını simgeler. Zaman zaman uyum sorunu çekmesi, çoktan ölmüş olan babasıyla ve ölmüş bilgelerle iletişime geçebilmesi, göğsündeki S harfinin elmas biçiminde olması gibi nitelikleri Yahudi geleneğinin yansımasıdır. Kafasını dinlemek ve ölmüşlerle konuşmak için geldiği Buz Şatosu, mezarlığın ve havranın simgesidir. Gerçek adı olan Kal-El, İbranice bir türetmedir. İlk başlarda örtülü olan bu kimliğini Nazi Almanya’sının propaganda bakanı Joseph Goebbels dile getirdiğinde ciddiye alınmamış, adamın Anti-Semitliğine verilmiştir. Ama aradan geçen yıllarda iddianın doğru olduğu kabul edilmiştir. Bu iddialar bir Yahudi yazar tarafından Yahudi gazetesinde yazılmış olan “Hollywood’un Süper Kahramanlarının Çoğu Yahudi” başlıklı şu makalede itiraf edilmektedir: salom.com.tr/haber-103864-los_superheros_de_hollywood_son_lo_mas_judios.html (arşiv: http://archive.is/bTmei)
Marvel çizgi romanlarının yaratıcısı olan Stan Lee de Yahudidir. Ünlü X-Men çizgi romanındaki kahramanların Yahudilikleri neredeyse daha belirgindir. Her biri mutant olan kahramanların toplumdan dışlanmaları Anti-Semitizm benzetimidir. Çizgiromanda dışlanmalarının nedeni, normal halkın onlardan korkmasıdır. Korkmalarının nedeni onların sahip oldukları süper güçlerdir. Bu süper güçler Yahudi geleneğindeki üstün insan olma inancının benzetimidir. Ama çizgi romanda bu bir inanç değil, gerçek bir üstünlüktür. Mutantların içinde “kötü” olanlar vardır, Magneto ve takımı gibi. Bunlar üstünlüklerini ve “haklarını” normal insanlarla çatışarak kabul ettirmeye çalışırlar. Mutantların içlerinde “iyi” olanlar da vardır, Profesör X ve takımı gibi. Bunlar üstünlüklerini ve haklarını diyalog kurarak, barışçıl yollarla kabul ettirmeye çalışırlar. Bu iki takım çoğu zaman aralarında kavga eder, kimi zaman işbirliği yaparlar. Yahudilerin kendi içlerindeki çatışmanın benzetimidir. Aslında inançları, bilinçleri, özlemleri birdir ama yöntem konusunda ayrılırlar.
Modern dünyada Yahudi olmayıp da Yahudi dinini araştıran pek az kişi olduğu için ve de konunun tartışılması sanki inanç özgürlüğüne aykırıymış gibi bir izlenim yaratıldığı için bunlar yazılıp çizilmiyor. Hele ortalama sinema izleyicisinin dünyadan haberi olmadığı düşünülünce, bu paralellikleri kurması ve anlatılan öykünün dinselliğini fark etmesi olanaksız oluyor. Seküler ve eğlencelik bir ürün tükettiğini sanırken farkında olmadan düşünce alışkanlıkları biçimlendirilmiş, zihnindeki kavramlar ve inançlar yönlendirilmiş oluyor.
Şimdi filmlerde bu durumla ilgili ve daha başka neler var, inceleyelim.
70’ler ve 80’lerin Superman Filmleri
Çizgi romanda olduğu gibi bu filmlerde de Süpermen büyük kötülükle ve büyük suçla uğraşmaz. Bozuk düzeni değiştirmeye en küçük niyeti yoktur. Tersine, adil olsun olmasın düzenin koruyucusudur.
Superman 4: The Quest For Peace filminde Süpermen sözde küresel sorunları dert edinip atom bombalarını yok ediyor ama bu Amerika’nın yıllardır süren bir uyutmacasının, yani dünya için en büyük tehlikenin atom silahları olduğu yutturmacasının devamıdır. Senarist ya bu yutturmacaya kanmış ya da bizi uyutmaya çalışıyor. Burada dikkati çekmesi gereken konu, Süpermen’in bir ABD yurttaşı olarak bütün dünya ülkelerinin atom silahlarını yok etmeye tek başına karar vermesi ve bütün dünyanın onun otoritesini tanıması. Hiçbir devlet “Seni kim başımıza kral yaptı?” diye sormuyor. NASA’nın ABD’nin askeri bir kurumu olmasına rağmen bütün dünyanın iyiliği adına çalıştığını sanan budalaların NASA’dan gelen bilgilere sanki “bilim tanrısından” geliyormuş gibi sorgulamadan güvenmeleri akla geliyor. Bir ABD yurttaşı sahip olduğu kaba kuvvete güvenerek “hepinizin silahlarını yok edeceğim” diyor ve dünya hükümetleri buna izin vermekle kalmıyor, bir de alkışlıyorlar. Hiç kimse neden kimyasal ve biyolojik silahları da yok etmediğini sormuyor. Çünkü bunların yok edilmesi füze başlıklarını toplamaktan çok daha karmaşık, kafa isteyen bir iş. Süpermenimiz kafa yoran işlere girmiyor. Tam ABD’nin ve küresel egemenlerin olmasını istedikleri geri zekalı, teslimiyetçi dünya imgesidir bu.







Superman Returns (2006)
Süpermen beş yıl boyunca Kripton gezegenini ziyaret ettikten sonra yeryüzüne döner. Gideli işlerin kendisi için kötüye gittiğini görür ve kendini yeniden kabul ettirmeye çalışır.
Süpermen ya ahlaksız ya da aptal olmalı. Filmin başında ABD merkez bankasını soyan soyguncuyu, yani küçük suçluyu durduruyor. ABD merkez bankası FED’i, yani hem ABD’yi hem de bütün dünyayı soyan büyük kalpazana dokunmadığı gibi onu koruyor, soymasını onaylıyor. Ama Süpermen başından beri böyleydi, değil mi? Lex Luthor’dan vakit buldukça sokak serserileriyle uğraşır, suçluların büyüğüne elini uzatmazdı. Ya politikadan zerre anlamayan, çocukluğundan beri bulunduğu bu gezegen hakkında hiçbir şey bilmeyen bir eblehti, ya da bütün kötülüğün ağa babalarından haberli ama onlara ilişmeyen bir pop-stardı.
Gerek 2006 filminde gerek 2013 filminde Süpermen’in dünyaya bir peygamber olarak gönderildiği ima ediliyor. Öyle ki, yalnızca “peygamber” kelimesi eksik. Böylece Kal-El’in babası Jor-El tanrı, Kal el de onun uzaydan (gökten) yeryüzüne gönderdiği peygamber olmuş oluyor. El kelimesinin İbranice’de “tanrı” demek olmasının rastlantı olduğunu düşünme lüksümüz zaten yoktu, şimdi hiç yok.
Burada bir parantez açarak özellikle ABD kaynaklı eğlence ve kurgu ürünlerinde uzaylı kavramının tanrı kavramının vekili olduğunu hatırlatmak isterim. Kurgu edebiyatında ve eğlence sektöründe uzaylılar neredeyse her zaman insandan çok daha üstün, çok daha güçlü betimleniyorlar. Amerika’da ve Avrupa’da uzaylılarla haberleştiğini söyleyerek mürit edinmeye çalışan tipler aslında Tanrı’dan vahiy aldığını öne sürenlerden farksızlar. Getirdikleri haber ahlaki bir içeriğe sahip oluyor, ya müjde ya uyarı oluyor. Tek fark; Tanrı’nın yerine uzaylıları koyuyorlar çünkü Tanrı’nın adı ateizmin gözde olduğu toplumlarda artık tiksinti veren itici bir şey oldu.
Man Of Steel (2013)
2013 filminde aşılama amaçlı olmamakla birlikte önemli bir nokta şu: Kriptonluların ahlaki sorunları olduğu kabul edilmiyor. Aşırı nüfus sorunları var, doğal kaynakları tüketme sorunları var, tıpkı dünyalılar gibi. Ama dünyamızda asıl sorun sorumsuzluk, bir başka deyişle ahlaksızlıktır. Nüfusun kontrolsüz artması ve doğal kaynakların tükenmesi ahlaksızlığın sonuçlarıdır, nedenleri değil. Ama modern ve uygar insanlara sorsak ahlaksızlığın birinci sorun olduğunu söyleyen çıkmayacaktır. Bunu Kızılderililer demiştir, Aborijinler veya “beyaz adam”ın nasıl saçma ve yıkıcı işler peşinde koştuğu gören diğer ilkel toplumlar kendi dillerinde söylemişlerdir ama uygar dünyalılar ahlaksızlığı bir sorun olarak anmazlar, yalnızca aşırı nüfus, ekolojik çöküş gibi sonuçlarını anarlar. “Uzaylıları” anlatırken bile bu özü gözden kaçırıyorlar kurgu yazarları. Başka bir gezegeni de dünya gibi modelliyorlar. Bunun bilinçli bir aşılama olduğunu düşünmüyorum. Ama dikkat çekmek istedim.
2013 filminde belki en önemli aşılama, kötü adam olan General Zod’un toplumcu ve yurtsever olmasıdır. İyi adam olan Jor-El ise bireycidir. Zod, memleketi olan Kripton halkının toplum olarak sağ kalmasını istiyor. Bunun için izlediği yöntem yanlış veya yetersiz olabilir veya harekete geçmek için geç kalmış olabilir. Ama samimi niyeti budur. Toplumunun çıkarını bireylerin çıkarının üstüne koyan adamı kötü adam olarak gösteriyorlar. Bu çok önemli bir bireycilik ve teslimiyetçilik aşılamasıdır.


General Zod dünyayı tehdit ederek Kal-El’in (Süpermen’in) ona teslim edilmesini yoksa dünyayı yok edeceğini söylüyor. Bu tehdide karşılık ABD hükümeti Kal-El’i tutuklayıp Zod’a teslim etmek istiyor. Sonra Kal-El’in kendine ihanet eden dünyalıları Zod ve takımından kurtardığını görüyoruz. Olay bitince Kal-El’i Zod’a teslim etmekle görevli olan Amerikan subayını suçluluk içinde “bu adam düşmanımız değil” derken duyuyoruz. Kal-El kendisini satan insanları kurtarmış oluyor. Ancak filmin hızına kendini kaptırmış olan sinema seyircisi burada bir şeyi gözden kaçırıyor: Süpermen’i Zod’a teslim ederek onu satan ABD hükümetini. Daha sonra suçluluk duyup Süpermen’e ettiği haksızlığa üzülen de ABD hükümeti. Fark ettiniz mi? Diğer dünyalılar ne gösteriliyor, ne de adları anılıyor. Ama Süpermen’i satan Amerikalılar seyirciye “bak görüyor musun insanoğlu nasıl da satıcı” dercesine sunuluyor, Amerikalı olmayan seyircinin olan biteni üzerine alınması bekleniyor.
Oysa ne senaristin hesaba katmadığı ilginç sonuç şu: Jor-El’in insanlar hakkında söylediklerinin hiç bir hükmü yok. Kal-El’i satan Amerikalılar. Bu domuzlukta diğer halkların hiç bir katkıları yok. Ama filme kendini kaptıran izleyici Amerikalıları kendi halkıyla özdeşleştirecek.
Filmde senaryoyla hiç bir ilgisi olmamasına rağmen sekiz kez Amerikan bayrağı gösteriliyor. Eğer izleyici hiç bir kurgu ürününün “yansız” olmadığını, Hollywood’dan gelen büyük yapımların yalnızca para kazanma amaçlı üretilmediğini bilmiyorsa bu basit ama önemli çıkarımı yapamaz.
Batman v Superman: Dawn Of Justice (2016)
Bu filmde Batman, Süpermen’in davranışlarının denetimsiz, keyfi ve sorumsuz olduğunu düşünerek onu durdurma görevini üzerine alıyor. Halkın Süpermen’e eleştirileri sertleşiyor ve kendisinde hangi kahramanın daha iyi hizmet edeceği gibi fazla anlamlı olmayan bir tartışmaya giriliyor.
Filmde Süpermen’in Amerikalı olup olmaması tartışma konusu oluyor çünkü Amerikalıların kafasında dünya iki parçadır; onlarla dost olanlar (onlara secde edenler) ve onlara düşman olanlar. Bu ayrım Hristiyan kültürünün uzantısıdır. Hristiyan geleneğinde uzlaşma ve geçim içinde birarada bulunma fikri yoktur. Yalnızca Hrisiyanlar ve putperestler (düşmanlar) vardır. Yahudilikte de aynıdır. Süpermen’in iyi karakter olup olmaması ile onun ne kadar Amerikalı olduğu konusu paraleldir, bunlar birbirinin gölgesidir. Amerikalının ve Batı’nın dünya algısı budur.
Filmde Süpermen’e eleştiri olarak yöneltilen “Kimin yaşayıp kimin öleceğine nasıl karar veriyosun?” sorusu aslında Tanrı’ya sorulmuş bir sorudur. Batılı filozoflar “kötülük sorunu” bağlamında bu soruyu soragelmişlerdir. “Şu günahsız bebe lösemiden ölürken zalimlerin zevk içinde, domuz gibi yaşlanmalarına neden izin verir?” benzeri klişe sorular çok sorulmuştur. Filmde aynı soru Süpermen’e yöneltilerek onun “bir tanrı” olduğu ima ediliyor. Süpermen’in yapıp ettiklerini sorgulayan, ondan hesap soran insanlar bize gösterilerek aslında bilinçaltımızda Tanrı’yı yargılamamız sağlanıyor. Yazarın ne yapmaya çalıştığının farkında olmayan izleyiciler bunun etkisinde kalırlar. Nitekim Süpermen çizgiromanının yaratıcısının ona verdiği güçler bir çizgiroman kahramanı için bile abartılıdır. Gökcisimlerini yerinden oynatabilme, zamanı geri çevirebilme, neredeyse bütün dünyada konuşulanları dinleyebilme gibi yetileri, onu neredeyse tanrı yapar.
Süpermen’in (eskiden Clark Kent’in) sevgilisi gazeteci Lois Lane güçlü kadını oynuyor ama güçlü kadını ölmekten yine bir erkek kurtarıyor. Ama izleyici, hanımefendiliği kabul etmeyen, 30’larına gelmiş ve kendi iradesiyle bekar kalan, işyerinde erkeklere taş çıkaran, başına buyruk, güçlü kadın mesajını alıyor. Feminist aşılama zaten böyle bir şey. Canını kurtaran bir erkek olmasına rağmen Lois Lane’in ve bütün kadınların “özgür, güçlü, bağımsız” olabileceğine inanmamız bekleniyor.
























“… bu Amerika’nın yıllardır süren bir uyutmacasının, yani dünya için en büyük tehlikenin atom silahları olduğu yutturmacasının devamıdır.” Bunu açıklayabilir misiniz? Neye dayanarak böyle yazdınız?
BeğenBeğen
Tehlike saldırgan yayılmacılıktır, sömürücülüktür. Hangi silahla yapıldığının önemi yok. Atom silahlarını eleştirenler gerçekten barışsever değiller. İnsanların dikkatini amaçlardan ve ahlaktan dağıtıp nesneleri öne çıkarmak kötü bir tuzak. Aynısını bugün elektrikli arabalarda görüyoruz. Kimse demiyor ki “arkadaş enerji sıkıntısı varsa gereksiz yolculuklar niye yapıyoruz, otobüse niye binmiyoruz?”
BeğenBeğen
2005 yapımı “Lord of War” filminde silah kaçakçısını yakalayan yetkili, nükleer silahların izini sürmek gibi daha prestijli işler de olduğunu söyler ama savaşlarda insanların çoğunlukla otomatik ve küçük silahlarla öldüğüne değinir. Atom bombası bir tehdittir ama AK-47 daha çok insan öldürür. Çocuğunuzun “Bonzai” kullandığını görmek istemezsiniz ama Tiktok kullanmasına kızmazsınız. Halbuki şimdinin gençleri için bu gibi sosyal medya uygulamaları ve porno daha kolay ulaşılabilir, bağımlılık yapıcıdır ve serbesttir. Korona diye diye evlere kapatılırız ama ondan daha çok insan öldüren sigara konusunda sert adımlar atılmaz. Bir ponzi dolandırıcısı için kırmızı bültenler çıkarılır ama kısmi rezerv sistemi ile üçkağıtçılığın kitabını yazan bankalara ses çıkmaz.
Kısaca görünenlerden daha büyük dertlerimiz var. Biz ise çoğunlukla onları zararsız sanıyoruz.
BeğenBeğen