Sözcükler -1: Tanımlar

Sözcüklere Giriş

Genel mantığın üç konusu; dilbilgisi, biçimsel mantık ve matematiktir. Bunları bir konunun üç alt şubesi gibi değil, üç yüzü gibi düşünmek daha doğru olur. Bu sayfalarda her üç yüze de yer ayırmaya çalışacağım. Bunlardan birine gereken ilgiyi ve dikkati göstermeyen okurun eleştirel düşünme çabasında önemli aksamalar olabilir.

Tanımın Önemi

Tanım yapmak kural koymaktır. Kural koymak tanım yapmaktır.

Bu yüzden tanımların yeterince berrak ve değişmez biçimde yapıl(a)madığı yasalar anlamsızdır, uygulanabilir değildir ve toplumda düzeni sağlamaz.

Ve bu yüzden fazlasıyla kısa fikir metinleri yeterince açıklayıcı ve anlaşılır değildir. Çünkü soyut sözcükler ve karmaşık ifadeler bağlamına göre anlam kazanır. Bağlam ne denli net olursa, her bir sözcüğün anlamı da o kadar net olur. Metnin kapsamıyla sınırlı olabildiği gibi ortak gündelik yaşamın güncelliği de bağlamı oluşturabilir. Yemek hazırlamak karmaşık bir süreç bile olsa kocasına akşama ne yemek yapacağını bildirmesi için kadına tek bir sözcük yeterli olabilir. Öte yandan aydınlanma kavramını açıklayabilmek için yazar on binlerce sözcüğe gerek duyabilir. Bu aynı zamanda sosyal medyanın ve televizyonun zihinsel yetilerinizi nasıl körelttiği sorusunun yanıtlarından biridir.

Tanım iki biçimde yapılabilir. Kavramın özünü başka sözcüklerle anlatabilirsiniz. Veya kavramı anlatan örnekleri sıralar yani anlam kümesinin elemanlarını tek tek sayarsınız.

Tanımlar;

1) Döngüsel olmamalıdır. Örnek: “Zaman, saatle ölçülen bir akıştır.” “Saat, zaman ölçü birimidir.” İkisi de doğru tanımdır ama kavramlardan birini bilmeyene anlatmakta yeterince başarılı değildir.

2) Olabildiğince mecaz ve belirsizlik içermemelidir. Örnek: “Gemi diye büyükçe deniz taşıtına denir.” (ne kadar büyük?) “Dört köşesi eşit dörtgene kare denir.” (eşkenar dörtgeni dışarıda bıraktığı için eksik tanım)

3) Duygusal, tepkisel olmamalıdır. Örnek: “Demokrasi cahillerin diktatörlüğüdür.” “Kürtaj doğmamış bebeğin katlidir.”

Tanımlar önemlidir çünkü farklı yerlerde karşımıza çıkan pek çok metinde sözlük tanımının dışında kullanılan sözcüklere sıkça rastlarız. Metin sözcüğünü site genelinde herhangi bir mesaj içeren bütün ürünler için kullanıyorum. Fotoğraflar, resimler, konuşmalar, filmler de birer metin, bunları yaratanlar da birer yazardır. Eğer yazar kullandığı sözcüklerin yeterince isabetli bir tanımını yapamıyorsa o metnin sağlığına gölge düşmüştür.

Tanımların önemini ve yaşamımızı nasıl etkilediğini birkaç örnek üzerinde görelim.

11 Eylül 2001’de, ABD polisinin ve hükümetinin “terör saldırısı” olarak rapor ettiği bir olayda kent merkezindeki iki dev ofis binası yıkıldı. İki bina bloğuna birer uçak çarptı ve ikisi de yıkıldı. Olayın olduğu sırada işadamı Larry Silverstein bu ofis binalarını finansal kiralama ile kiralamış idi. Binaları terör saldırısı “gerçeklemesi” riski için yüksek bir miktar (binaların değerinden daha yüksek olduğu iddia ediliyor) tazminat koşuluyla sigortalamıştı. Silverstein’ın avukatları “gerçekleşme” kavramının iki kez meydana geldiğini ileri sürerek tazminatın iki katını talep ettiler. İki ayrı uçak on beş dakika arayla çarpmıştı. Sigorta şirketi bunun organize bir saldırı olduğunu ve tek bir olay sayılması gerektiğini savundu ve davayı kaybetti. İşte size poliçe metninde yer alan bir sözcüğün tanımındaki (öne sürülen) belirsizliğin maliyeti.

Bir başka örneği inceleyelim. Popüler bilim-kurgu yazarı Isaac Asimov’un “I, Robot” romanında robotların uymak zorunda oldukları, asla çiğnemeyecek biçimde programlandıkları üç yasa vardır: “1) Bir robot bir insanı incitemez veya eylemsiz kalarak zarar görmesine izin veremez. 2) Birinci yasayla çelişmediği sürece bir robot insanlardan gelen buyrukları yerine getirmek zorundadır. 3) İlk iki yasayla çelişmediği sürece bir robot kendi varlığını korumak zorundadır.” Romanda kötü adamlar robotlara yaklaşırlar ve yok etmek istedikleri insanların robot olduklarını söylerler. Robotun programında insanın tanımı, değişmez üç yasa kadar sağlam biçimde yapılmadığı için insanların robot olduğuna ikna olur ve onları öldürürler. Tanım eksik olduğu için farkında olmadan yasayı çiğnerler.

Bizimki dahil pek çok ülkenin anayasasında tanımların üzerinde yeterince durulmamıştır. Türkiye’deki pek çok yasada çok önemli tanımlar bile yapılmadan bırakılmıştır. Bilinen örneklerden biri “müstehcen yayın” ifadesidir. Müstehcenliğin tanımı yapılmamıştır. Yargıçlar karar vermek durumunda kaldıklarında gündelik dilde de, hukuk dilinde de sık kullanılmayan bu sözcüğün ne anlama geldiğini keşfetmek ve fazlasıyla esnek yorumlar yapmak zorunda kalıyorlar. Son yıllarda karşımıza çıkan bir başka örnek sokak hayvanlarını koruma amaçlı yapılmak istenen düzenlemelerdir. Sahipsiz kedi ve köpeği öldüren veya yaralayanlara hapis cezası verilmesi Anayasa’ya aykırıdır. Halkın, vekillerinin ve günümüz hukukçularının bu aykırılığın farkına varmaları güç olmaktadır çünkü anayasamızdaki “hak” sözcüğünün tanımı yapılmamıştır. Yapılmadığı için yalnızca insana özgü olması gereken hakkın, hayvanlara da yakıştırılabileceği düşünülmeye başlanmıştır. Bununla birlikte anayasadaki “kişi” ve “toplum” sözcüklerinin tanımının yapılmamış olması bir eksiklik değildir. Kişinin insan olduğu ortadadır; hayvanlar birer kişi değildir. Kişi olmayan şeylerin hukuku, bir “toplum sözleşmesi” sayılan anayasaca düzenlenmez. Hukuki metinler yalnızca insanların birbirleriyle ilişkilerini düzenler, insan ile insandışı varlıkların ilişkilerini düzenlemez. Metni okuyanların farkındalık düzeylerinin daha önce görülmemiş düzeylere düşmesi, kişi ve toplum sözcüklerinin anlamını düşünerek okumamaları sonucunu doğurur. Bu da her türlü anlam kaymasına, yanlış anlamaya, anlambilimsel ve hukuki çelişkiye kapı açar. Eleştirel düşünür, sözlerin görünüşüne saplanıp kalmaz, içeriğine dikkat eder.

“Özgürlük”, günümüzde anlamı en düşünülmeden kullanılan sözcüklerden biridir. Özgürlük kavramı bağlılık, bağımlılık, yolculuk, gidiş, çıkış, özlem kavramları gibi belli bir yönü, bir durumdan ötekine dönüşmeyi, bir durumun değilini anlatır. Gösterici bir kalabalık “Gidiş istiyoruz!” diye bağırdığında onları izleyen herkesin aklına aynı soru gelir: “Nereye gidiş?” 1779 Fransız devriminin sloganı “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik”tir. Eşitliğin ve kardeşliğin bütün Fransız yurttaşları arasında olduğu az çok bellidir ancak özgürlüğün hangi olgudan özgürlük olduğu sorusu pek az sorulur. Yanıtı o günün koşullarında (sözün bağlamında) bellidir: Monarşiden ve din adamı sınıfı egemenliğinden özgürlük. O sloganı getirip bugün ve burada kullanmaya kalkarsak bağlam değiştiği için söz anlamsızlaşacaktır. Örneğin bugün “Kurtulmak, eşitlik, kardeşlik” sloganlı bir devrim yapsak istisnasız herkes neyden veya kimden kurtulmak istediğimizi soracaktı. Oysa kavramın yön bildirmesi açısından özgürlükten bir farkı yoktur. Aynı şeyi anlatan Farsça kökenli “serbestlik” sözcüğü görece doğru kullanılır. Serbest mesleğin ne olduğu bellidir örneğin. Bir patronun, işçi sözleşmesinin olmaması durumunu anlatır. Serbest tüketici diye tanımlanan elektrik abonesi, kendi ürettiği elektriği şebekeye satabilir örneğin. Serbest olmayan tüketiciden farkı bellidir. Özgürlük sözcüğü ise olur olmaz her yerde kullanılır olmuştur ve neyin olmaması anlamında kullanıldığı çoğu kez belirsizdir. Hatta kimi zaman okurun bu belirsizliği fark etmemesi istenir, yani bencil çıkarlara rıza üretmek amaçlı kullanılır. Buna rağmen eleştirel düşünemeyen insanlar sormazlar. Bunun tek nedeni sözcüğün yerli ve yersiz kullanım sıklığından, yani maruziyetten kaynaklanan koşullanmadır.

Eksikliği duyulan tanımlara örnekleri çoğaltabiliriz.

“Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusu bugünün koşullarında (sözün bağlamı) boş bir sorudur çünkü “Tanrı”yı tanımlaması gerekir. Çünkü bugün farklı tanımlar yapan birçok kişi ve topluluk bir arada yaşıyor.

“Mucizelere inanıyor musun?” “Cinlere /perilere /hayaletlere inanıyor musun?” Benzer sorular…

“Ben cin gördüm.” Peki, öcüden, dungangadan farkını tanımla da ne dediğin anlaşılışın.

“Mahalle baskısı seni rahatsız ediyor mu?” Ne olduğunu bilmediğim için yanıt veremem. Benim bildiğim baskı olumsuz anlamda, eziyet bildiren bir sözcük değildir, yansızdır. Yersiz olunca kötü, yerinde olunca iyi ve gereklidir. Sen ne soruyorsun? Ne sorduğunu kendin biliyor musun?

“Kentsel dönüşümü onaylıyor musun?” Kentsel ve dönüşüm kavramları yan yana gelince belirli bir olayı anlatmıyor. Sen 6306 sayılı yasaya gönderme yapılırken kullanıldığı anlamda mı kullanıyorsun? Yoksa farklı ülkelerin farklı koşullarında, farklı gerekçelerle ve farklı sonuçlarla uygulanan ama gazetecilerin aynı iki sözcükle andıkları farklı işleri de soruyor musun? Yeterli bağlamı olmadığı sürece tanımlamayı gerektirecek kadar karmaşık bir soru. Böyle sorular sormayın, sordurmayın, yanıtlayabilmek için tanımların yapılmasını talep edin. “Kamuoyu” anketlerinin böyle sorularla dolu olduğunun ayırdına varın. (örnek: TSSEA)

Anlamını hemen tümüyle yitirdiği için özel dikkat göstermemiz ve temkinli yaklaşmamız gereken sözcüklerle konuya devam edeceğiz.

Sözcükler -1: Tanımlar” üzerine 2 yorum

  1. Bir metni hem hızlı hem de eleştirel okuyabilir miyiz? Eleştirel okuma alışkanlığı edinmeye çalışıyorum. Okuduğum metne sorular sordukça okuma hızım yavaşlıyor. Öyle olunca zaman kaybediyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum. Eleştirel okuma zamanla hızlanan bir şey mi? Yoksa hız burada da öldürüyor mu?

    Beğen

    • Hızdan kastınız özetleri okumak ise özet ile asıl bir değildir. Hızdan kastınız sosyal medyadan veya gazetelerden edinmeye çalıştığınız hap bilgiler ise zaten sakattır onlar. Demirel akşamda 1 kitap bitiriyormuş. Anlayarak okuyormuş. Demek ki mümkün.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s